English Site Haritası İletişim Anasayfa
Haberler
Yönetici Röportajları
 
Diğer Röportajlar    


Volkan Vural

Yönetim Kurulu Başkanı Danışmanı
Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş.

Dışişleri Bakanlığı’nda 44 yıllık bir hizmet süreniz var. Bu sürede yolunuz nerelerden geçti?

Dışişleri Bakanlığı’na 1964 yılında girdim. İlk kez yurt dışı tayinim 1968 yılında Kore Büyükelçiliği’ne oldu. Üç yıl sonra Almanya’ya Münih Başkonsolosluğu’na konsolos olarak tayin oldum. Almanya sonrası bir süre Ankara’da Dışişleri Bakanlığı’nda (merkezde) çalıştım. Daha sonra da, Dışişleri Bakanlığı’nın onayı ile Bakanlık’tan ayrılıp NATO Uluslararası Sekreterya’nın siyasi bölümünde çalışmaya başladım. Burası NATO’nun Brüksel’de bulunan, dünyadaki ve Doğu Avrupa ülkelerindeki siyasi gelişmeleri izleyen, değerlendirmelerde bulunan, müttefikler arası danışmalara katkı sağlayan merkeziydi. 1976-1982 yılları arasını Brüksel’de işte bu merkezde geçirdim.

Daha sonra tekrar Ankara’ya merkeze döndüm. Önce daire başkanı olarak ekonomik işlere bakmaya başladım. Sonra genel müdür yardımcısı oldum. 1985 yılında Tahran’a büyükelçi olarak atanana kadar merkezde çalıştım. Tahran’da geçirdiğim aşağı yukarı iki yıldan sonra 1987-93 yılları arasında Moskova’da büyükelçilik yaptım.

Merkeze dönünce müsteşar yardımcısı olarak göreve başladım, aynı zamanda bakanlığın sözcülüğünü yapıyordum. Bu arada sayın Tansu Çiller başbakan oldu. Beni dış politika ve güvenlik politikaları konusundan başdanışman olarak istedi. Böylece 1993-95 yılları arasında hem Dışişleri Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak, hem de başbakan başdanışmanı olarak görev yaptım.

Sonra Almanya’ya büyükelçi olarak atandım, görevim 1998 yılına kadar sürdü. Oradan Birleşmiş Milletler’e daimi temsilci olarak atandım. Bu görevim sona ermek üzereyken, rahmetli sayın Bülent Ecevit ve İsmail Cem beni aradılar ve Türkiye’nin AB üyeliğine aday olarak kabul edildiğini, bunun için yeni bir örgütlenme gerektiğini söylediler. Ben de istedikleri doğrultuda Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’ni kurdum. Genel sekreterlik görevini iki yılı aşkın bir süre yaptıktan sonra, son olarak Madrid Büyükelçiliği görevinde bulundum, orada 2006 sonuna kadar kaldım. Sonra da memuriyete veda ettim.

Özel sektörde çalışmayı nasıl buldunuz? Sizce şirketlerde/kuruluşlarda AB ilişkileri ve uluslararası ilişkiler uzmanları bulunmalı mı? Bu danışmanlıktan öte bir departman halini alacak mı?

Aslında ben özel sektöre çok uzak sayılmazdım, Dışişleri Bakanlığı’nda merkezdeki görevlerim sırasında ve daha sonra özellikle Tahran ve Moskova’da Türk özel sektörü ile çok yakın bir ilişki içinde oldum. Türkiye’nin ihracatı, müteahhitlik hizmetleri konularında özel sektörle iletişimim oldu. Ama fiilen ilk kez çalışıyorum. Hiyerarşik yapısı devletteki kadar belirgin değil. Benim için farklı bir tecrübe.

Maalesef Türk şirketlerinde AB ilişkilerine yeterli derecede önem verilmiyor. Bu durum müzakerelerin ağır seyretmesinden kaynaklanmış olabilir ama geçici olacaktır. Türkiye müzakerelerde ilerleyince, özellikle de üyelik perspektifi yaklaşınca bütün özel şirketlerin ve kurumların AB konularını çok iyi bilmeleri, hatta saati saatine izlemeleri gerekecek. Bu iş dışarıdan danışmanlara başvurularak yapılacak bir iş olmaktan da çıkacak. Büyük kuruluşların kendi AB uzmanlarından oluşan bir birimleri olması kaçınılmaz ve buna da şimdiden yavaş yavaş hazırlanılması lazım. Bunun için eleman yetiştirilmesi, Türkiye’nin AB konularında çalışan enstitülerine gönderilmesi, Brüksel’e staja gönderilmesi... bunların zaman içinde oturması lazım. Ben dört-beş sene içinde büyük şirketlerin kesinlikle AB perspektifi taşıyacağına, bir AB bölümü kuracağına inanıyorum.

İran-Irak savaşında büyükelçi olarak Tahran’daydınız. Bu iki ülkeye komşu Türkiye’nin Büyükelçisi olarak, o zamanları nasıl değerlendirirsiniz? Çarpıcı bir anınız var mı?

Çarpıcı çok anı var İran’da. Örneğin müsteşarımın saydığına göre bizim büyükelçiliğin ve evin bahçesine 87 büyük füze parçası düşmüş. Dolayısıyla savaş döneminde gece uyumak için sığınağa gitmemiz gerekiyordu. Ben gidemiyordum, çünkü kedimiz vardı, onu yakalayıp sığınağa götürene kadar bombardıman geçiyordu.

İran’dayken Bağdat Büyükelçimiz Sönmez Köksal’dı, “Bana bomba gönderme, çiçek gönder” diye mesajlaşırdık... İran’la ilgili belleğimde çok zengin anılar var.

Yine tarihsel önemi çok yüksek bir dönemde, Sovyetler Birliği’nden Rusya Federasyonu’na geçiş sürecinde Moskova Büyükelçisi’ydiniz. Komünizmden çıkmış bir ülkenin kapitalizme geçişi nasıl oldu? Gözlemleriniz neler?

Çok kaotik bir geçiş dönemi oldu. Sistem çökmüştü, bağımsız devletlerin hiçbiri bağımsızlık savaşı vermemişti, herkese “işte artık sen de bağımsız ol” denmişti. Birçok insan aç ve sefil kaldı, çünkü devletlerin onlara verebileceği ne mal vardı, ne hizmet vardı, ne iş vardı.. Ben 1993 yılında oradan ayrılırken hala bu kaos devam ediyordu. Eski alışkanlıklarla yenilerinin bir arada yaşadığı, mafyalaşma ve çeteleşme döneminin yaşandığı ortamdı. Daha sonra devletin kaynaklarına el konuldu. Yeni sahipler, bunları işletmeye başlayınca sistem yeniden çalışmaya başladı ama bu kez de inanılmaz büyük sınıf farkları oluştu.

Helsinki Zirvesi’nin ardından Başbakanlık’a bağlı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin başındaydınız ve Devlet Planlama Teşkilatı ile bir “Ulusal Program” oluşturdunuz. Programın önerilerine istinaden kaydedilen aşamaları değerlendirir misiniz?

Avrupa Birliği Genel Sekreterliği 2000 yılının ağustos ayında kuruldu. Önce üç-dört kişiydik, sonra birkaç uzman ve uzman yardımcısı katıldı aramıza. İlk işimiz Ulusal Program’ı oluşturmak oldu. Programın çeşitli bölümleri vardı. En başında da siyasi kriterler geliyordu. Ulusal Program’ın oluşturulması özellikle siyasi kriterler bağlamında çok kritikti. En büyük uğraşımız Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamak üzere gerekli siyasal ve anayasal değişiklikleri hazırlamaktı. İdam cezasının kaldırılması, Kürtçe eğitim-öğrenim gibi çok zorlu konularda yasa tasarıları ve anayasa değişiklikleri üzerinde çalıştık, Reform Paketleri oluşturduk. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dönüm noktalarından bir tanesi, 3 Ağustos 2002’de bu paketin meclisten geçmesidir. Türkiye’nin daha sonra müzakerelere başlamasını sağlayacak asıl reformlar da orada yer almıştır. Takiben ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak 2004’ten sonra duraklama dönemine girilmiştir.

Sizin bir yorumunuz var: AB’ye üyelik müzakereleri süresi ortalama 6-10 yıl arasındadır. Helsinki Zirvesi’nden bugüne sizce Türkiye bu zaman planına göre ilerleyebildi mi, yoksa geride mi kaldı?

Benim zaman planı dediğim, aslında bizden önce üye olan adayların kaç yılda müzakereleri tamamladığına ilişkin bir ortalamadır. Türkiye’nin durumu kendine özgüdür. Ben iyimser bir öngörüde bulunup 2011’de üye oluruz diyordum, ama iki nedenle Türkiye’de bu konuda yeterli derecede hızlı ilerlenemedi. Görebildiğim kadarıyla hem içerideki tıkanma, hem de Avrupa’da Türkiye’ye karşı ön yargıların etkisiyle bu müzakere süreci biraz daha uzun sürecek.

Sizce Türkiye AB’ye neden girecek? AB Türkiye’yi neden alacak?

AB üyeliği, Türkiye’nin tarihi gelişimine ve siyasal, ekonomik ve sosyal beklentilerine cevap vermektedir. Bunun için AB üyeliği hedefi kalıcı bir politika olmuştur. AB ise, Türkiye olmadan Avrupa’nın bütünleşmesini sağlayamaz. AB, Türkiye ile daha güçlü olur ve global bir aktör olarak uluslararası sisteme daha fazla katkı sağlar. Dolayısıyla Türkiye’nin üyeliği AB’yi daha güçlü ve etkin hale getireceği için önemlidir. Karşılıklı çıkarlarımız bir vade içinde Türkiye’nin üyeliğini destekler niteliktedir.

Başbakanlık danışmanlığı yapmış olduğunuz bir dönem var; size göre iç siyaset mi daha politik, dış siyaset mi?

Dış siyasetle iç siyaset arasında çok büyük bir bağ var, iki taraf arasında kalın çizgiler yok. Ama dışişleri daha profesyonel bir iştir, iç politika ise daha renkli ve günceldir.

Türkiye’nin jeo-politik konumunun vazgeçilmez önemi vurgulansa da, komşu olduğu ülkelerin iç meseleleri ve kendi aralarındaki sorunları itibarı ile, bu ülke oldukça zorlu ilişkiler yürütmek zorunda kalıyor. Bir Türk diplomatı olarak bunu nasıl yaşadınız? Mesleki anlamda kendinizi daha az problemli uluslararası ilişkiler yürüten ülkelerin diplomatlarına göre daha güçlü hissediyor musunuz?

Türkiye genellikle savunma halinde olan bir ülke. Dolayısıyla bizim uğraşımız bir batı ülkesi diplomatına veya başka bir ülke diplomatına göre çok daha fazla olurdu. Ayrıca bizim o sırada bulunduğumuz ülkenin kamuoyuna kendimizi anlatmaya çalışmak gibi bir derdimiz de vardı. Özellikle Avrupa’da çeşitli ülkelerde kamuoyu Türkiye’yi tanımıyor; Türkiye’ye ilişkin bazı sorunlar hakkında da çok ön yargılı. Bizimse olumlu yargıları üretecek ortamları yaratacak imkanlarımız, insan kaynaklarımız, maddi kaynaklarımız çok kısıtlı. O yüzden bir Türk diplomatı diğer diplomatlardan çok daha esnek, kıvrak ve aktif olmak zorunda.

Gençler arasında diplomatlık cazip bir meslek mi? Özellikle kadınların Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmasına sık rastlanıyor mu?

Dışişleri Bakanlığı’na müracaat eden kadınların sayısında son yıllarda önemli bir artış var. Bunda daha çok kızımızın üniversitede okumasının da payı var. Fakat kadınlar için dışişleri cazip bir meslek olmakla birlikte, ürkütücü de bir meslek. İki nedenle ürkütücü. Birincisi  tek başına dünyanın herhangi bir ülkesine, belki de bir mahrumiyet bölgesine gitmesi ve bu şartlara hazır olması lazım. İkincisi ise evlilik ve aile ilişkilerini yürütme zorluğu. Bir kadın diplomat yine dışişlerinden biri ile evliyse bile, ikisinin beraber tayin olması her zaman mümkün değil. Diplomat olmayan biri ile evliyse de kocasının kendisi ile beraber seyahat etmesi mesleği açısından zor olabilir. Çünkü pek çok meslek için yurt dışında iş bulmak ve çalışmak zor. Yine de bunlara rağmen dışişlerine başvuran kadınların sayısında da, kadın büyükelçilerimizin sayısında da artış olduğunu görüyor ve mutlu oluyorum.



 


Yasal Uyarı ve Kullanım Şartları Copyright ©2006 Doğan Holding